Hayrettin Taşkıran
Tokat Niksar’da 1957 yılında dünyaya gelen Hayrettin Taşkıran’ın hikayesi benzerleri gibi yokluktan başlayan bir hikaye. Köyde topraksız bir ailenin çocuğu olarak doğan Taşkıran’ın İstanbul’a geliş macerası da aslında topraksızlıktan başlıyor. Başkalarının topraklarında ortakçılık yaparak geçimlerini sağlamaya çalışsalar da bu belli bir süre sonra pek mümkün olmuyor. Bir sene ektikleri fasulyeleri satamayıp parasız kalınca Taşkıran da eşi ve iki çocuğunu alıp 1984 yılında İstanbul’a geliyor.
İstanbul’da önce bir tanıdığının yanında benzin istasyonunda çalışmaya başlayan Taşkıran’ın buradaki işi fazla uzun sürmüyor. İşteki bir usulsüzlükten kendisine de pay teklif edilince bunu gidip müdüre söylüyor ama sonuçta işine son verilen kendisi oluyor. Belki de İstanbul’la gerçek tanışması böyle oluyor!
GIDADA İLK İŞİ KÖFTECİLİK
İşten kovulduktan sonra Çengelköy’de üç kuşaktır bakkallık yapan bir ailenin yanında çalışmaya başlar. O yılları hatırla anıyor ve özellikle ustasının kendi üzerindeki emeğinin altını çiziyor. Müşteri karşılamaktan uğurlamaya kadar her şeyi orada öğrendiğini söylüyor. Bakkalda işler iyi gitse de o maaşlarla aileye bakmak kolay değil. Taşkıran’ın da aklı bir an evvel kendisinin bir şeyler yapmasında. “Az olsun kendimin olsun’ diye düşünüyor ve 2 yılın ardından ustasının da rızası ile Çengelköy’de köftecilik yaparak girişimini başlatıyor. Ancak kiraladığı dükkan mal sahibinin çocuğunun askerlik süresi boyunca onda kalacak. Anlaşmayı böyle yaptıkları için vakti gelince yaptığı köfteler çok beğenilse de dükkandan ayrılmak zorunda kalıyor.
Gıda işinin kendisine göre olduğunu anlayan Taşkıran daha sonra döner işinde çalışmaya başlıyor. Döner işine başlangıcını da ‘Yemek işi bedavaya gelsin diye girdim, zorunluluktan. Çalışıyorsunuz, hiç olmazsa karnınızı doyurun bari. Aldığınız para da kenarda kalır” diye anlatıyor.
Laleli’de dönerciliğe başlayan Taşkıran iki yıl da orada çalışır. Ama oraya tuvalet temizleyicisi olarak başlar. Kendi ifadesiyle o kadar güzel temizler ki, bunu fark eden patron onu iki günde terfi ettirip salona alır. Zaman içerisinde dükkanın tüm idaresi kendisine teslim edilir. Orada döner kesmeyi de öğrenir. Ancak patronla zam konusunda yaşadığı anlaşmazlık ve patronun istediği parayı önce vermeyip gideceğini anladığında vermeye kalkması kendi yolunu tekrar çizmesi için önemli bir vesile olur.
KEFEN PARASIYLA KURULAN DÜKKAN
Taşkıran biriktirdiği paralarla kendisine Beyoğlu’nda bir dükkan aramaya başlar ve küçük bir yer bulur. Ancak maliyet hesaplarını tam yapamadığı için ciddi anlamda zorlanır. O günleri şöyle anlatıyor:
“Dükkan kuracağım para yok. Gittim kaynanama, ‘anne ben dükkan kuracağım’ dedim. ‘Oğlum, bu kefen param’ dedi, çıkarıp iki tane altın verdi. Babamdan, annemden istedim, etraftan buldum ve ufak bir para topladım ama hala yetmiyor. O dükkanda kiracının kiracısı olarak çalışacağım ama harabe halde. Gittim Perşembe Pazarına, her yere çıkma fayans sordum. 5 fayans ondan, 20 fayans bundan, kimisi nakışlı kimisi başka, topladım fayansları yerleştirdim. Dükkan oldu rengarenk. Sonra adamın biri geldi, ‘Bu tarz buraya da gelmiş, bu İtalya’da bir ekol’ dedi. Yahu ne ekolü, parasızlıktan yaptık bunu. Hesapları yapamadık, etçiye borçlandım. Hatta ‘gel dükkanı satalım, sana borcumu kapatayım ben huzura kavuşayım, ben iyi idare edemiyorum’ dedim. O da bana ‘Sen çok dürüst adamsın, bu param batarsa sana helal olsun, sana bir ay da et veriyorum, bir lira da para istemiyorum’ dedi. İşte o adam beni kurtardı, yoksa ben dönemiyordum.”
aşkıran dükkanı yavaş yavaş oturtmaya başlar. Önce dükkanı her sabah insanlar gelmeden caddeye kadar temizlemeye başlar. Bereket’in temiz bir yer olduğu imajını oturtur. Esnaf ve sokaktan geçenlerin ayakları alışmaya başlayınca 5-6 kilo dönerle başladığı işte 150 kilo dönere kadar çıkar. Bu arada ilginç bir gelişme de yaşanır. Şöyle anlatıyor:
TURİSTLER ELLERİNDE HARİTALARLA GELDİLER
“Turizm sezonu açıldı, insanlar haritalarla sürekli geliyorlar. Bir güruh geliyor ki, 10 kişi, 20 kişi… Ne oluyoruz dedim, ben İngilizce falan da bilmiyorum, sordum ne diyorlar diye? ‘Abi turizm dergisinde sizin reklamınızı yapmışlar, yenilecek yerler listesinin başına almışlar sizi’ diyorlar. Adresimizi de vermişler. Bu akın 3 ay sürdü. Dedim niye geliyorlar bunlar? Dedi ki ‘burada bir turist çantasını unutmuş, pasaportunu unutmuş, ertesi gün gelmiş, sizden bunu teslim almış’ Eeee, ne var bunda? ‘Abi o çok ünlü bir turizm dergisinin genel yayın yönetmeniymiş. O da bu adamları yazın, dürüst insanlar’ demiş. Sonra biz turistlere emanetçi olduk, eşyalar, çantalar bıraktılar bize. O 3 ay çok tatlı para kazandık.”
Taşkıran’ın işleri büyürken kiracının gözleri açılır ve zam ister. Daha sonra asıl mal sahibi yurt dışından gelir, bakar dükkanı çalışıyor ama kiraya verdiği adam ortada yok: “Sen kimsin dedi bana, dedim ben burayı çalıştırıyorum. Kiracım nerede? Biz ona kira veriyoruz. Öyle şey olur mu dedi, tuttu mahkemeye verdi. Dükkanı ondan aldı, sonra beni de çıkardı. Ben de yan tarafa dükkan açtım.”
1 TONLUK DÖNER İSTİKLAL CADDESİ’Nİ KİLİTLEDİ
Bereket’in Beyoğlu’nda namı yayılmaya başlayınca dükkanlar yetmez olur. Özellikle dönerin tartarak verilmesi şimdiye kadar pek görülmüş bir şey değildir. Taşkıran’ın bu usülü oldukça ilgi çeker. İşler büyüyünce İstaiklal Caddesi üzerinde dükkan aramaya başlar ve 1996’da o meşhur dükkan açılınca asıl patlama ondan sonra gerçekleşir.
O günleri şöyle anlatıyor:
“İstiklal Caddesi’nde çok büyük bir dükkan açtık. 4-5 katlı bir yerdi. Orada 500-600 kilo döner sarıyoruz. İnsanlar sürekli kuyruk. Bir gün dedik ki biz 1 ton yapalım popüler olsun. Döner ocağını tasarladım, gittim yaptırdım. Öyle bir döner ocağı yaptık ki, 10 kilo döner de takılabiliyor, 1 ton döner de takılabiliyor. O gün İstiklal Caddesi kapandı, polis geldi. Niye bu kadar döner yaptınız diye bize kızdı. Araç trafiği yok ama yaya trafiği de kilitlendi. Herkes o dönerin yanında resim çektirmek istiyor. Turisti yabancısı, gazeteciler geldi. İyi bir patlama yaptık.”
İLK DÖNER FABRİKASI
4 dükkana ulaşan Bereket’in işleri iyiden iyiye artmış ve günde 2 ton döner satar hale gelmişlerdir. Taşkıran bu kez de bir döner fabrikası kurma peşine düşer. Her ne kadar ev halkı ‘kendi dükkanın var yap sat işte. Milletin dönerini sen mi dağıtacaksın, İstanbul’un dönerini sen mi vereceksin?’ deseler de hayallerinin peşinden gitmeyi tercih eder. Çünkü Taşkıran evdekilerin bildiğinin aksine sadece İstanbul’un dönerini değil, dünyanın dönerini verme peşindedir.
Alıntı:
ChefStory/ Özel Röportaj